Hastaneler Halkındır Platformu’nun İlk Basın Açıklamasını Gerçekleştirdik

Bileşeni olduğumuz Hastaneler Halkındır Platformu olarak, 21 Mayıs 2026 tarihinde İl Sağlık Müdürlüğü’nün (Eski Hava Hastanesi) önünde ilk basın açıklamamızı gerçekleştirdik. Eskişehir Milletvekilleri Jale Nur Süllü ve İbrahim Arslan’ın da katıldığı ve konuşmaları ile destek verdiği açıklamamızda, sağlık örgütlerini temsilen SES Eskişehir Şubesi Eşbaşkanı Bülent Yıldırım, hizmet alan yurttaşlar adına Tüm Emeklilerin Sendikası Eskişehir Şubesi Başkanı Ali Paşa Şanlı birer konuşma yaptılar. Çok sayıda meslek odası, sendika, dernek ve siyasi parti temsilcisinin ve yurttaşın destek verdiği açıklamada İyi Parti Eskişehir İl Başkanı Gürol Yer de kısa bir konuşma ile dayanışma duygularını dile getirdi. Basın açıklaması Odamız Genel Sekreteri Dr. Nesrin Küçük tarafından okundu. Açıklamanın metni: Değerli Basın Emekçileri, Değerli Eskişehir Halkı, Bilindiği üzere, 17 Mart 2026 ve 24 Nisan 2026 tarihli Resmî Gazete kararlarıyla; 43 ilde, aralarında aktif sağlık hizmeti verilen kurumların ve kentlerin tarihinde kültürel miras değeri taşıyan yapıların da bulunduğu toplam 126 sağlık taşınmazının 2028 yılı sonuna kadar özelleştirilmesi planlanmıştır. Burada özelleştirme adı altında yapılmak istenenin, kamuya ait sağlık alanlarının satışı olduğu açıktır. Şehrimizde de; Şehir Hastanesi açıldıktan sonra depreme dayanıksız olduğu belirtilerek yıkılan Devlet Hastanesi’nin arazisi, şu anda önünde bulunduğumuz, halen İl Sağlık Müdürlüğü, Yunus Emre Devlet Hastanesi’nin 2 Eylül Hizmet Binası ve Uçucu Sağlığı Eğitim ve Araştırma Merkezi’ni kapsayan eski Hava Hastanesi’nin alanı,  Mihalıççık Gün Sazak Hastanesi ve Sivrihisar’da Ağustos ayında inşaatı bitecek olan Aile Sağlığı Merkezi olmak üzere dört önemli sağlık alanı bu kapsama alınmıştır. Değerli Basın Emekçileri, Kabul edilemez bu Resmî Gazete kararlarının ardından şehrimizde güçlü bir toplumsal tepki oluşmuştur. Meslek odaları, sendikalar, dernekler, siyasi partiler ve yurttaşlarımız bu kararları asla kabul etmeyeceklerini çeşitli biçimlerde dile getirmiştir. Süreç içinde, birleşik mücadelenin önemine inanan milletvekilleri, meslek odaları, sendikalar, dernekler, siyasi partiler ve yurttaşlar olarak mücadelemizi ortak bir platform çatısı altında yürütme kararı aldık. Bugün sizleri Hastaneler Halkındır Platformu olarak selamlıyoruz. Hastaneler Halkındır Platformu olarak bu kararları neden kabul etmiyoruz? Yanıt çok açıktır: Kamu malı, halkın malıdır. Özelleştirilemez. Satılamaz. Değerli Basın Emekçileri, AKP iktidarı, 25 yılda ülkemizin tüm ortak varlıklarını adeta mirasyedi anlayışıyla haraç mezat satışa çıkarmıştır. Her şeyi para kaynağı olarak gören bu anlayış, halkın en temel hakkı olan sağlığı da 25 yıl önce “Sağlıkta Dönüşüm” adıyla başlattığı piyasalaştırma programıyla alınıp satılır bir metaya dönüştürmüştür. Bugün kamuya ait sağlık tesislerinin satılmak istenmesi de aynı projenin yeni bir perdesidir. Sağlık Bakanlığı, kamuya ait sağlık tesislerini satarak elde edeceği gelirle yeni sağlık tesisleri yapılacağını iddia etmektedir. Bu gerekçe kabul edilemez, inandırıcı değildir. Eğer gerçekten kaynak aranıyorsa, faize, vergi aflarına, teşviklere, sermaye aktarımlarına ve şehir-şirket hastanelerine ayrılan devasa bütçelere bakılmalıdır. Şehrimizde de olduğu gibi, satılması planlanan taşınmazlar, kentlerin en değerli bölgelerinde yer alan, rant değeri yüksek alanlardır. Kolaylıkla anlaşılacağı üzere, bu satışların temel amaçlarından birinin, belki de asıl amacın, sermayeye yeni rant alanları açmak olduğu açıktır. Bizler, Hastaneler Halkındır Platformu olarak kamuya, halka, bu ülkenin gerçek sahiplerine ait olan bu kıymetli varlıklarımızın satışına asla izin vermeyeceğiz. Değerli Basın Emekçileri, Konunun bir diğer önemli boyutu ise sağlığa erişim hakkıdır. Bugün milyonlarca yurttaşımız açlık sınırının altında gelirle yaşamaya çalışmaktadır. Yoksulluk hastalıkları artırmakta, aynı zamanda sağlık hizmetine ulaşımı da zorlaştırmaktadır. Böyle bir tabloda halkın sağlık kurumlarını satmak, yalnızca mülkiyet devri değildir, halkın sağlık hakkına doğrudan saldırıdır. Şehrin dışına yapılan Şehir Hastanesi açıldıktan sonra, depreme dayanıksız denilerek yıkılan Devlet Hastanesi’ne duyulan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Şehir Hastanesi’ne toplu taşıma ile ulaşmak adeta zulümdür, taksiyle ulaşmak ise birçok hasta için ekonomik olarak mümkün değildir. Hastalar randevu bulamamakta, randevu bulduklarında 3-5 dakikalık muayenelerle yeterli hizmet alamamakta, yatak bulunamamakta, sağlık hizmetine erişim giderek daha da zorlaşmaktadır. Tam da bu nedenle biz, eski Devlet Hastanesi’nin aynı yerinde yeniden yapılmasını istiyoruz. Çünkü bu şehrin Devlet Hastanesi’ne ihtiyacı vardır. Çünkü hastanenin yeri, halkın ulaşabileceği en doğru yerdir. Hemen önünde bulunduğumuz Yunus Emre Devlet Hastanesi 2 Eylül Hizmet Binası’nda ise her gün binlerce hastaya hizmet verilmektedir. Aynı alanda İl Sağlık Müdürlüğü olarak kullanılan bina, yalnızca bir kamu binası değil; şehrimizin ve ülkemizin sağlık tarihinde önemli bir yere sahip olan tarihsel bir yapıdır. 1948 yılında hizmete başlayan bu hastane, ülkemizde yukarıdan bakıldığında uçak formunda tasarlanmış tek hastane binası olma özelliğini taşımaktadır. Hastanenin ilk binası 1920 yılında 4. Kolordu için İstasyon Caddesi’nde hizmete başlamış, bugün önünde durduğumuz binanın temeli ise 1938 yılında atılmıştır. Bu yapı, Eskişehir’in belleğidir. Bu yapı, sağlık tarihimizin bir parçasıdır. Bu yapı, kamunundur, halkındır. Tarihimizi, köklerimizi, kamusal hafızamızı yok etmelerine izin vermeyeceğiz. Ayrıca bu alanda ülkemiz açısından son derece önemli olan Uçucu Sağlığı Eğitim ve Araştırma Merkezi bulunmaktadır. Bu merkezin varlığı, alanın yalnızca yerel değil, ulusal ölçekte de stratejik bir sağlık değeri taşıdığını göstermektedir. Diğer iki taşınmaz ise Sivrihisar’da Ağustos ayında inşaatı tamamlanacak olan Aile Sağlığı Merkezi ile Mihalıççık’taki Gün Sazak Hastanesi’dir. Her biri şehrimiz için ayrı değer taşımaktadır. Hepsi kamunundur. Hepsi halkındır. Satılamaz. Satılmalarına izin vermeyeceğiz. Değerli Basın Emekçileri, İlimizde halkımızın yükselen tepkisi üzerine, ilin mülki amiri tarafından “İlimizdeki sağlık kurumlarının özelleştirme kapsamından çıkarılacağına dair Bakanlık taahhüdü bulunduğu” ve bu konuda bir yazının önümüzdeki günlerde iletileceği açıklanmıştır. Halkın tepkisini yatıştırmayı amaçlayan bu açıklamanın bizler açısından hiçbir karşılığı yoktur. Öncelikle, bir hukuk devletinde idarenin işlemleri aynı usulle geri alınır. Resmî Gazete’de yayımlanan bir kararla hayata geçirilen bir uygulama, ancak yine Resmî Gazete’de yayımlanan açık bir kararla kaldırılabilir. Sözlü açıklamalarla, muğlak beyanlarla, “yazı gelecek” denilerek halkın tepkisinin sönümlendirilmesine izin vermeyeceğiz. Daha önce Devlet Hastanesi’nin yeniden açılacağı yönünde verilen sözlerle halkın oyalandığını ve kandırıldığını gördük. Oysa kimsenin, özellikle de yöneticilerin halkı kandırmaya hakkı yoktur. Sağlık Bakanı’nın aktif olarak hizmet veren hastanelerin özelleştirilmeyeceğine dair açıklaması da olmuştur. Bu ifadeden, şehrimiz için yıkılan Devlet Hastanesi’nin arazisinin satılabileceği anlamına geldiği kolayca anlaşılmaktadır. Bunu kimse aklından bile geçirmesin. Biz yalnızca aktif binaların değil, tüm sağlık alanlarının özelleştirme kapsamından çıkarılmasını istiyoruz. Biz Devlet Hastanemizi aynı yerinde yeniden istiyoruz. Biz halkın sağlık hakkını, kentin kamusal varlıklarını ve tarihsel mirasını savunuyoruz. Değerli Basın Emekçileri, Hastaneler Halkındır Platformu olarak bugün burada birleşik mücadelemizi başlattığımızı bir kez daha yüksek sesle ilan ediyoruz. Eylemlerimiz, etkinliklerimiz, hukuki girişimlerimiz ve halkla birlikte yürüteceğimiz mücadele; bu kabul edilemez kararlar Resmî Gazete’de yayımlanacak yeni bir kararla kaldırılıncaya kadar devam edecektir. Bir gecede alınan bu kararın, bir gecede yeni bir kararla kaldırılabileceğini gayet iyi biliyoruz. Yeter ki karar verenler sermayeyi değil, halkı düşünsün.

Devamını okuyun...

2026 Yılı Ali İsmail Korkmaz Yaşam Ödüllerini, Ali İsmail’in Düşlerini Geleceğe Taşıyanlara Sunuyoruz

Değerli Basın Emekçileri ve Kıymetli Eskişehirliler,​ Ali İsmail Korkmaz Vakfı, DİSK Eskişehir Bölge Temsilciliği, Eskişehir-Bilecik Tabip Odası, KESK Eskişehir Şubeler Platformu ve TMMOB Eskişehir İl Koordinasyon Kurulu olarak, 2015 yılından bu yana sönmeyen bir inançla Ali İsmail Korkmaz Yaşam Ödülleri’ni paylaşıyoruz. Aradan geçen 13 yıla rağmen, gökyüzüne uğurladığımız o güzel gencin gözlerindeki umudu, yüreğindeki hürriyeti unutmuyoruz. İlk günkü heyecanımızla, Ali İsmail’in adını ve Gezi direnişinde katledilen tüm canlarımızın hatırasını yaşatmak için adımlarımızı büyütüyoruz. Bu ödüller, toplumu karanlığa ve umutsuzluğa mahkûm etmek isteyenlere karşı aydınlığın sesidir; bizi çevreleyen baskılara karşı özgürlük talebimizin, adaletin ve savaş çığırtkanlığına karşı koşulsuz barışın savunucusudur. Gezi, bu toprakların demokrasi ve özgürlük mücadelesinde silinmez bir milattır. O direniş; tek başına yürümekten yorulanların umudun ta kendisi olduğunu fark ettiği, yalnız olmadığını anladığı muazzam iklimdir. Hiç tanışmamış, belki de normalde yan yana gelmesi imkânsız olan binlerin, özgürlük ve adalet ortak paydasında omuz omuza vererek neleri değiştirebileceğinin tarihsel kanıtıdır. ​İşte tam da bu yüzden bu ödüller;  Ali İsmail Korkmaz’ın o güzel, insani ideallerini ve yarım kalan yürüyüşünü her şeye rağmen inançla, umutla yaşatanlarındır.​ 2026 Yılı Ödüllerini, Ali İsmail’in Düşlerini Geleceğe Taşıyanlara Sunuyoruz: ​Esra Işık: Akbelen’in tarım arazilerini, o güzel asırlık zeytinlerini acele kamulaştırmaya ve termik santral talanına karşı korumak için ailesi ve bölge halkıyla birlikte gövdesini siper eden; doğa katliamına “dur” dediği için 42 gün boyunca parmaklıklar ardında kalan Esra Işık’a saygıyla sunuyoruz. ​Doruk Maden İşçileri: Hakları için 17 gün boyunca direnen, Ankara yollarında adımlarıyla tarih yazan, polis ablukası altında açlık greviyle hakkını arayan Doruk Maden işçilerine sunuyoruz. Onlar, sendikal dayanışmanın ve inatçı bir mücadelenin ekmeği nasıl büyüteceğini hepimize bir kez daha gösterdiler. ​İsmail Arı: “Hangi dağ efkarlıysa, orada durmaya devam edeceğim. Dimdik ayaktayım.” diyerek 15 Mayıs 2026’da cezaevinden bizlere seslenen BirGün muhabiri İsmail Arı’ya sunuyoruz. Cemaatlerin ve kirli yapılanmaların iç yüzünü ortaya çıkarmaktan, depremde yitirdiğimiz yüzlerce canın hesabını sormaktan vazgeçmediği için iki aydır tutsak olan ama kalemi bükülmeyen İsmail, Ali’nin özgür basın düşüdür. ​Mervegül Altundağ: Her güzel şeyi yok etmek isteyen karanlık bir zihniyetle Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü’nün çalışma odasının kapatılmasının ardından, sanatın ve insanın asla susturulamayacağını kemanıyla gösteren Mervegül Altundağ ile paylaşıyoruz. O kemanın sesi, baskıya karşı direnişin en berrak ezgisidir.​ Ali İsmail’in yarım kalan yürüyüşünü tamamlamak, onun adalet, eşitlik ve kardeşlik ideallerini yarınlara taşımak hepimizin vicdani sorumluluğudur.​ 2 Haziran 2026 tarihinde; ​Saat 18.00’de, Ali İsmail’in karanlıkta sinsice darp edildiği Yunus Emre Caddesi Sanayi Sokak’ta anma ve basın açıklamamızı gerçekleştireceğiz. ​Saat 19.30’da ise Taşbaşı Kültür Merkezi Kırmızı Salon’da ödül törenimizde yan yana geleceğiz.​ Tüm demokratik kitle örgütlerini, siyasi partileri, sendikaları ve yüreği adaletten ve özgürlükten yana atan tüm Eskişehir halkını bu onurlu buluşmaya, umudu beraber çoğaltmaya davet ediyoruz.​ Ali İsmail Korkmaz Yaşıyor, Düşleri Bizimle! ​Ali İsmail Korkmaz Yaşam Ödülleri Düzenleme Kurulu Adına Büro Emekçileri Sendikası (BES) Eskişehir Örgütlenme Sekreteri Barış Kara

Devamını okuyun...

Şiddetsiz Bir Ülke, Şiddetsiz Bir Sağlık Ortamı İstiyoruz! 

Değerli Basın Emekçileri, Değerli Kamuoyu, Bugün 17 Nisan 2026. Bundan 14 yıl önce genç meslektaşımız Dr. Ersin Arslan’ı sağlıkta şiddet nedeniyle kaybettik. Dr. Ersin Arslan’ı kaybettiğimiz gün, Türk Tabipleri Birliği tarafından “Sağlıkta Şiddete Karşı Mücadele Günü” olarak ilan edilmiştir. Bugün, sağlıkta şiddet nedeniyle kaybettiğimiz meslektaşlarımızı ve sağlık çalışanlarını anma günüdür, aynı zamanda sağlık çalışanlarına karşı giderek artan şiddete dikkat çekilmesi, şiddetin toplumsal olarak reddedilmesi, gerekli ve etkili yasal düzenlemelerin yapılması için bir çağrı günüdür. Değerli Basın Emekçileri, Sağlık alanında uzun yıllardır yaşanan, meslektaşlarımızı, çalışma arkadaşlarımızı aramızdan alan şiddet olaylarının toplumun tüm hücrelerine yayıldığını derin bir kaygıyla gözlemliyoruz. Ne yazık ki, ülkemiz bir şiddet sarmalı içindedir. Şiddet, kadına, çocuğa, hayvana, doğaya yönelmekle kalmamış, toplumun geleceğinin inşa edildiği eğitim kurumlarımızı da birer çatışma ve şiddet alanına dönüştürmüştür. Üç gün önce Siverek’te, hemen ertesi gün Kahramanmaraş’ta okullarımızda yaşanan vahim olaylar, şiddetin münferit birer olay değil, yapısal bir sorun olduğunu bir kez daha acı bir biçimde ortaya koymuştur. Derin üzüntü duyduğumuz saldırılarda hayatını kaybeden öğretmenimizin ve öğrencilerimizin yakınlarına başsağlığı, yaralananlara acil şifalar diliyor; sarsılan eğitim camiası ve öğrencilerimiz başta olmak üzere tüm toplumumuza geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Okullar, sağlık kurumları bir toplumun geleceğini ve gelişmişlik seviyesini doğrudan etkileyen, bir ülkenin sosyolojisini belirleyen en önemli kurumlardır. Bu kurumların merkezinde ise, insan hayatına doğrudan dokunan öğretmenler ve hekimler, sağlık çalışanları yer alır. Son yıllarda hem okullarda hem de sağlık kurumlarında tırmanan şiddet olayları sosyal bir krizin göstergesidir. Eğitim ve sağlık alanında yaşadığımız şiddetin yapısal nedenleri vardır. Önde giden nedenlerden biri, eğitim ve sağlık çalışanlarını kamuoyu nezdinde değersizleştiren söylemler ile buna zemin hazırlayan yönetim tarzıdır.  Kamu hizmetlerini ticarileştiren, hizmet sunumunda nitelikten önce niceliğe önem veren piyasacı ve popülist politikalardaki ısrar bu yönetim tarzının en önemli özelliğidir. Failleri cesaretlendiren cezasızlık kültürü de şiddeti her an yeniden üreten faktörlerden biridir. Medya iletişim araçlarında şiddet içerikli, özendirici yayınların çoğalması önemli bir sorundur. Ruhsatlı ya da ruhsatsız silahlara erişimin kolaylaşmasıyla birlikte bireysel silahlanma sayısındaki artış da suç oranlarını yukarı çekmekte, suça özenen kişileri teşvik etmektedir. Sağlıklı ve güvenli çalışma ortamının oluşturulmaması, uygun işgücü planlamasının yapılmaması diğer önemli etkenlerdendir. Şiddet, öngörülebilir ve önlenebilir bir halk sağlığı sorundur. Çözümü için, politik, hukuki, kültürel ve fiziksel önlemleri bir araya getiren bütüncül politikalara ihtiyacımız vardır. Kamu otoritesinin eğitimde ve sağlıkta şiddetin sona ermesi için çok yönlü ve kararlı adımlar atması gerekmektedir. Toplumda gerilimi tırmandırıp şiddet eğilimini besleyen politikalara derhal son verilmelidir. Şiddeti öven ve özendiren söylem ve eylemlerden kaçınılmalıdır. Toplumsal yaşamın hemen her alanında destekleyici uygulamalar yaygınlaştırılmalıdır. Şiddet eğilimini besleyen, kutuplaştırıcı ve şiddeti çözüm yolu olarak gösteren her türlü politikadan derhal vazgeçilmelidir. Artan ekonomik eşitsizlikler, derinleşen yoksulluk, geleceğin güvencesiz oluşu, ayrımcılık ve dışlanma süreçleri, bilimden uzak, gençlere umut vermeyen kötü eğitim sistemi, siyasetin şiddet dili, şiddetin normalleştiği bir toplumsal zemin hazırlamaktadır. Şiddeti besleyen bu ortamda, çözümün yolu yalnızca cezalandırıcı tedbirlerde değil, kapsayıcı ekonomik ve sosyal politikalarda, eğitim sisteminin çağdaş ve laik normlara getirilmesinde ve güçlendirilmiş kamusal destek sistemlerinde aranmalıdır. “Şiddete sıfır tolerans” anlayışının propaganda içeren bir söylemden çıkıp gerçek bir politikaya dönüşebilmesi, sürekli, kararlı ve samimi bir anlayışı zorunlu kılar. Ülkemizde sağlıkta şiddetle ilgili samimiyetsiz tutumun en çarpıcı örneğini, “Memnuniyetsizliğiniz varsa gidin sağlık personelinin gırtlağına yapışın” diyen bir milletvekilinin hâlâ Meclis’te durabiliyor olmasında görüyoruz. Sağlıkta Dönüşüm nedeniyle sağlığın bugün geldiği noktanın yarattığı olumsuz iklimin şiddet doğurduğu, özellikle acil servislerde kontrolden çıktığı, sağlık çalışanlarının kendilerini güvende hissedemedikleri, sağlık hizmetinin verildiği yerlerin güvenli olmaktan çıktığı aşikardır. Türk Tabipleri Birliği Şiddet Çalışma Grubu yürütücülüğünde 3-20 Mart 2026 tarihleri arasında ülkemizin 69 ilinden 1105 hekimin katılımıyla gerçekleştirilen, ayrıntıları ayrıca açıklanacak araştırmaya göre: Hekimlerin %59,3’ü iş yerinde şiddete uğradığını ifade etmiştir. Hekimlerin %57,7’si psikolojik şiddete, %21,7’si fiziksel şiddete maruz kaldığını belirtmişlerdir. Her iki şiddet türünde de failin en sık, hastalar ve hasta yakınları, acil servis ve polikliniklerin ise en sık şiddet ortamı olduğu saptanmıştır. Hekimlerin %88,5’inin iş yerinde şiddet yaşama konusunda endişesi vardır. Hekimlerin %91,4’ü sağlıkta şiddetle ilgili yasal düzenlemelerin yeterli olmadığı kanaatindedir. Araştırmaya katılan hekimlerin neredeyse tümü caydırıcı yasal düzenlemeleri ivedilikle talep etmektedir. Her gün birçok sağlık merkezinde yaşanan mobbing, tehdit, hakaret ve fiziksel saldırıya varan şiddetin her türlüsünü durdurmaya kararlıyız. Sağlıkta şiddet bir yandan hekimlerin ve sağlık çalışanlarının can güvenliğini tehdit ederken, aynı zamanda sağlık hizmeti sunumunu da engeller hale dönüşmüştür. Bu durum sürdürülebilir, kabul edilebilir, katlanılabilir değildir! Bu nedenle toplumda yaygınlaşan şiddet iklimine ve özel olarak sağlıkta yaşanan şiddet olgularına karşı topyekün, kararlı ve samimi bir mücadele yürütülmesi zorunludur. Sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddetin tam anlamıyla önlenebilmesinin; şiddeti doğuran kültürel, toplumsal, siyasal, hukuksal yapının düzeltilmesinin, sosyal ve ekonomik düzeyin yükseltilmesinin ancak demokrasi, adalet ve barış ortamının sağlanması ile mümkün olabileceğinin farkındayız. TTB’nin sağlık çalışanlarına yönelik suçlar için yasa önerisine göre; cezalar artırılmalı, Türk Ceza Kanunu’nda şiddet başlığı ile ayrı bir suç kategorisi tanımlanmalı, suçların infazında hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve denetimli serbestlik uygulamaları kaldırılmalı, sağlık kuruluşlarına silahla girilmesi yasal düzenlenmelerle engellenmelidir. Mesleğimizin geleneği şiddet değil, karşılıklı güven içeren bir sağlık ortamına dayanır. Bu nedenle genç meslektaşlarımıza şiddet içermeyen bir sağlık ortamında hekimlik yapacakları bir gelecek bırakmak bizim sorumluluğumuzdur. Şiddetin olmadığı bir sağlık sistemini kurmak mümkündür! Bunun için; Sağlıkta dönüşüm projesi hemen durdurulmalıdır. Yönetici atamalarında mutlak liyakat aranmalıdır. Performans sistemi kaldırılmalı, ekip çalışmasını özendiren nitelikli çalışma düzenine geçilmelidir. Randevular hastaya yeterli süre ayrılacak şekilde düzenlenmelidir. Sağlık kurumlarında yeterli sayıda güvenceli sağlık çalışanı görevlendirilmelidir. Sağlık kurumlarında güvenli çalışma koşulları sağlanmalıdır. Merkezi şikayet hatları kaldırılmalıdır. Acil servislerde sadece acil hastalara hizmet verilmelidir. TTB’nin önerdiği caydırıcı yasa teklifi hayata geçirilmelidir. Şiddetsiz bir ülke, şiddetsiz bir sağlık ortamı istiyoruz! Bunun mümkün olduğunu biliyoruz. Kaybettiğimiz meslektaşlarımızın ve çalışma arkadaşlarımızın anıları önünde bir kez saygı ile eğiliyoruz. Son olarak öğretmenlerimizin şiddet sorununun çözülmesi talebiyle yaptıkları Türkiye genelindeki iş bırakma eylemlerini destekliyoruz. Ülkemizin dört bir yanından öğretmenlerimiz dün Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığı önünde yaşam nöbetinde idiler. Bugün de illerde yaşam nöbetlerine devam ediyorlar. Şehrimizde de Yediler Parkı’nda 24 saatlik bir yaşam nöbeti eylemi devam ediyor. Buradan da onlarla dayanışma duygularımızı iletiyoruz ve Yusuf Tekin’i istifaya davet ediyoruz. Dr. Nazan Aksaray Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Yönetim Kurulu Adına Başkan

Devamını okuyun...

COVID-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Hekim ve Sağlık Çalışanlarını Saygı ve Minnetle Anıyoruz

Değerli Basın Emekçileri, Değerli Kamuoyu,   Bugün “1 Nisan COVID-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Hekim ve Sağlık Çalışanlarını Anma Günü”. Bundan 6 yıl önce, Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu’nu COVID-19 nedeniyle kaybettik. Cemil Hocamız ülkemizde COVID-19 nedeniyle kaybettiğimiz ilk hekimdir ve vefat ettiği gün olan 1 Nisan; Türk Tabipleri Birliği’nin 72. Büyük Kongresi’nde alınan kararla “COVID-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Hekim ve Sağlık Çalışanlarını Anma Günü” ilan edilmiştir. Pandemi döneminde yitirdiğimiz 176’sı hekim, 557 sağlık emekçisini saygıyla anıyoruz. Pek çok hekim ve sağlık çalışanının da hastalığın vücutlarında oluşturduğu kalıcı etkiler nedeniyle mesleklerini yapamadıklarını biliyoruz. Onlara da şifa diliyoruz ve emekleri önünde saygı ve minnetle eğiliyoruz.  Değerli Basın Emekçileri,  Tüm dünyayı etkileyen COVID-19 pandemisinin başlangıcının üzerinden altı yıl geçti. Ülkemiz, maalesef dünyada COVID-19 pandemisinden en çok zarar gören ülkeler arasındadır. Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de COVID-19 nedeniyle 102.174 ölüm kaydedildi. Türk Tabipleri Birliği’nin fazladan ölüm tespitlerine göre ise; gerçek ölüm sayısının, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığının üç katından fazla olduğunu biliyoruz. Hayatta kalan milyonların yaşamı da hastalık ve ekonomik kriz başta olmak üzere derinleşen çoklu kriz ortamı nedeniyle dayanılması güç bir hale geldi. COVID-19 pandemisinin ardından yaşadığımız 6 Şubat depremleri ile yaşadığımız felaket ve ülkemizi saran ekonomik kriz özellikle yoksul halkımız için ciddi yıkımlara neden oldu ve olmaya devam ediyor. Gerek COVID-19 pandemisinde gerekse depremde hazırlıkların yetersiz olması ve sürecin yönetilmesindeki eksikliklerin, kırılgan ve piyasacı sağlık sistemimizle birleşerek tehlikeyi artırdığının hepimiz yakın tanığıyız. Bu nedenle pandemi öncesinde bile baş edilemeyecek düzeyde olan sağlık emekçilerinin çalıştıkları ortamdaki risk ve iş yükü, pandemi ile korkunç boyutlara taşınmıştır. Salgının başlangıcından itibaren Sağlık Bakanlığı ve diğer kamu kurumlarına her gün yaptığımız uyarılar hiçe sayılarak hem toplumun hem de hekim ve sağlık emekçilerinin hayatları tehlikeye atılmıştır. Pandemi, iktidar için ekonomik çıkarların öncelenmesi ve algı yönetiminden ibaretken biz hekimler ve sağlık çalışanları için üzüntü, acı ve öfke olmuştur. Yapılan onca yanlış yüzünden yitirilen yüz binlerce candan ders almak bir yana, yönetememe halini çeşitli şekillerde yaşamaya devam ediyoruz maalesef. Pandemide sağlık çalışanları, sürecin doğru yönetilmemesine, koruyucu ekipmanın yetersizliğine, aşı tedarikinde ve dağılımındaki sorunlara,  yöneticilerin liyakatsizliğine rağmen en ön saflarda mücadele ettiler. Bu dönem biz hekimler ve sağlık çalışanları için aynı zamanda bir gurur dönemidir. Bizlerin tüm yokluklara ve zorluklara karşı, yaşamlarımızı ortaya koyarak verdiğimiz mücadele olmasa bugün çok daha fazla yurttaşımızın yaşamını kaybetmiş olmasından bahsedileceği çok açıktır. Yine biliyoruz ki; dünyada 20 milyon kişinin hayatta kalmasını sağlayan aşıya daha erken erişilse, etkili ve yeterli aşılanma sağlanabilse ve pandemi süreci doğru yönetilebilse bugün belki kaybettiğimiz meslektaşlarımızın ve halkımızın büyük bir bölümü yaşıyor olacaktı. Yanlışlar neticesinde yaşamını yitiren yüzlerce sağlık emekçisi; bilimsel, şeffaf ve emekten yana yönetim anlayışı benimsenseydi halen hayatta olacaklardı. Bu nedenle, bizlerin haklarımız için verdiğimiz mücadele, biz sağlık çalışanları için ve halkımız için bir ölüm kalım mücadelesidir. Yaşamak için, sağlığımızı kaybetmemek için, ağırlaştırılmış çalışma koşullarına, sağlıkta şiddete, toplum sağlığını hiçe sayan politikalara karşı hep birlikteyiz. İnsanca yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. Ülkemizde meydana gelen her afetin yükünü hekim ve sağlık emekçileri olarak bizler çekerken; daha da kötüleşen çalışma koşullarımızla ilgili kamu otoritesinden herhangi önemli bir adım gelmemektedir. Bu da yetmezmiş gibi haklarımızı gasp eden uygulamalarda da sınır tanımıyorlar. Bunları artık sizler de yakından biliyorsunuz. Tüm uyarılarımızın hiçbir karşılık bulmadığını görüyoruz. Tam tersine onurumuzun ayaklar altına alınmadığı bir gün göremez durumdayız maalesef. Bizler hastalarımızın ve biz sağlık çalışanlarının haklarının teslim edildiği, onurumuzla oynanılmayan, merkezinde insanın, bilimin, emeğin ve liyakatın olduğu başka bir sağlık sisteminin mümkün olduğunu ve bunu gerçekleştirmenin çok kolay olduğunu biliyoruz. Ancak ülkemizi yöneten mevcut iktidar anlayışıyla bunun mümkün olmadığı çok açıktır. İnsan onuruna yaraşır bir sağlık sistemi ancak, adaletin, demokrasinin, eşitliğin, özgürlüğün, barışın olduğu bir Türkiye’de mümkün olabilir. Bu ülkede zor çalışma koşullarında hastaları uğruna canlarını vermiş meslektaşlarımıza, sağlık çalışanlarımıza sözümüz olsun. Halkımızla birlikte tüm mücadelemiz bunun için olacaktır. Bunu mutlaka ama mutlaka başaracağız. Sadece pandemide değil, depremde, çalıştıkları ortamda maruz kaldıkları pek çok meslek hastalığı nedeniyle ve maalesef şiddet nedeniyle yaşamını yitirmiş tüm meslektaşlarımızın, sağlık çalışanlarımızın anıları önünde saygıyla eğiliyoruz. Saygılarımızla. Dr. Nesrin Küçük Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Yönetim Kurulu Adına Genel Sekreter  

Devamını okuyun...

Basın Açıklaması

  Değerli Basın Emekçileri, Bugün burada Sayın Vekilimiz, hekimler, sağlık çalışanları, meslek odalarının, sendikaların, derneklerin, partilerin temsilcileri, hastalarımız ve hasta olmamaları için mücadele verdiğimiz yurttaşlarımız ile birlikte, şehrimizin değerlerinden, yıkılan Devlet Hastanemizin yıllardır boş duran arazisinin önünde buluştuk. Hepinizin bildiği gibi, şehrimizin sağlık tarihine mal olmuş, yoksul halkın sağlığı için uzun yıllar hizmet veren Devlet Hastanemiz, şehir hastanesi açıldıktan sonra, depreme dayanıksız denilerek yıkılmıştı. Halkımızın kolayca ulaştığı, hizmet aldığı hastanenin eksikliği şehrimizde her geçen gün kendini daha hissettirdi ve artarak hissettiriyor. Hastalarımız şehrin çok uzağında olan şehir hastanesine gidemiyorlar. Hasta olarak toplu taşıma ile ulaşmak adeta zulüm, taksi ücretlerini ödemek ise mümkün değil. Güçlükle oraya ulaşabilenler çok kira geliri olsun diye yapılan, hastane mimarisinden uzak, dev koridorlu şehir hastanesinde kayboluyorlar. Hastalarımız randevu bulamıyorlar, yatak bulamıyorlar. Tüm bu sıkıntıları yaşayan biz hekimler, sağlık çalışanları ve halkımız bu araziye devlet hastanesinin yeniden inşa edilmesi gerektiğini her fırsatta dile getirdik. Önceki dönem Vali ile görüştük. Proje hakkında kendisinden olumlu bilgiler aldık ve bir an önce yapılmasını beklerken dün resmi gazetede yayımlanan bir kararla, halkımızın nasıl kandırıldığına, halkımızın sağlığının Sağlık Bakanlığı için aslında hiç de önemi olmadığına tanık olduk ve elbette şaşırmadık. Sağlığı topyekin özelleştiren, paran yoksa sağlık yok, diyen bu iktidarın bu kararı hiç de şaşırtıcı olmadı bizler için. Değerli Basın Emekçileri, Kısaca kararı özetlemek gerekirse, 17.03.2026 tarih ve 33199 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 11079 karar sayılı Cumhurbaşkanlığı kararı ile Eskişehir İli Odunpazarı İlçesi Yenidoğan Mahallesi 28773 ada 1 parsel sayılı taşınmazın yani önünde bulunduğumuz Eski Devlet Hastanesi arazisinin özelleştirilmesine karar verildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Kararın içeriğinde 27 ilimizde benzer özellikte toplam 55 taşınmazın özelleştirilmesine karar verildiğini görüyoruz. Değerli Basın Emekçileri, Anayasa’nın 47. maddesinde “Devletin, kamu iktisadî teşebbüslerinin ve diğer kamu tüzelkişilerinin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıkların özelleştirilmesine ilişkin esas ve usuller kanunla gösterilir.” der. 09 Temmuz 2018 tarih ve (3. Mükerrer) 30473 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 85. maddesinde, “24/11/1994 tarih ve 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un e) bendinin 3. maddesinin birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış,  Geçici 28. maddesinden sonra gelmek üzere geçici 29. madde eklenmiş ve bu madde ile,  “Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Özelleştirme Yüksek Kurulunca görülmekte olan işler Cumhurbaşkanı veya yetkilendireceği makam tarafından sonuçlandırılır.” kuralına yer verilmiştir. Bu kural iki bakımdan Anayasa’nın 47. maddesine açıkça aykırıdır. Öncelikle özelleştirme esas ve usullerinin kanunla düzenlenmesi gerekmektedir. Cumhurbaşkanına bu yetki 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 85. Maddesi ile verilmiştir. Anayasada kanunla düzenlenmesi gerektiği belirtilen bir konunun kanun hükmünde kararname ile düzenlenmesi hukuk devleti ilkesinin ihlalidir. Ayrıca herhangi bir esas ve usul belirlenmeden Cumhurbaşkanı’nın yetkilendirilmesi de açıkça Anayasa’ya aykırıdır. Cumhurbaşkanı Anayasa ile öngörülen şekilde yetkilendirilmeden özelleştirme kararı vermektedir. Bu durum bir hukuk devletinde kabul edilemez. Değerli Basın Emekçileri, Anayasa ve Türk Tabipleri Birliği Kanunu gereğince halk sağlığını korumak biz hekimlerin görevidir. Özelleştirilmesine karar verilen taşınmaz, imar planında hastane alanı olarak ayrılmış bir yerdir. Bir kez daha hatırlatıyoruz. Şehrimizin hastane ihtiyacı özellikle hastalarımızın ulaşılabileceği hastane ihtiyacı hat safhadadır. Bu taşınmazın özelleştirme programından çıkartılması ve acilen hastane inşaatına başlanması gerekmektedir. Hastane arazilerinin özelleştirilerek kamu mülkiyetinden çıkartılmasını ya da kamu mülkiyetinin kısıtlanmasını halk sağlığı bakımından kabul etmemiz mümkün değildir. Bu karardan geri dönmenin istenirse hemen mümkün olacağını gayet iyi biliyoruz. Yeter ki burada rant değil,  dayatılan yoksulluğa, açlığa rağmen ayakta durmaya çalışan milyonlarca insanımızın sağlığı düşünülsün. Son olarak bizler için, Devlet Hastanemize yeniden kavuşmanın bir önemi de; depremde dayanıksız birimleri nedeniyle hepimizi endişelendiren Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Binası’nın güçlendirme veya yeniden yapılma çalışmaları sırasında yeni yapılan Devlet Hastanesinin geçici süre ile kullanımı düşüncemizdir. Bunu da ayrıca ifade etmek isteriz. Kısaca, Devlet Hastanemizi geri istiyoruz ve mutlaka onu burada yeniden göreceğiz. Halkımız şehir-şirket hastanesinden değil, kamudan hak ettiği hizmeti alacak. Bu noktada gereken tüm hukuki mücadeleyi de vereceğimizi buradan ifade etmek isteriz. 23 yıldır rant uğruna sağlığı talan eden, halkımızı sağlıksızlığa mahkum eden bu kötü sağlık sistemini mutlaka durduracağız. Bunu hekimler, sağlık çalışanları, halkımız hep birlikte omuz omuz omuza mücadele ederek başaracağız. Saygılarımızla.   Dr. Nazan Aksaray Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Yönetim Kurulu a. Başkan

Devamını okuyun...

14 Mart Tıp Bayramımız Kutlu Olsun.

Meslek Odalarımızın, Demokratik Kitle Örgütlerinin Değerli Başkanları, Yöneticileri Değerli Hocalarım, Meslek Büyüklerim, Değerli Meslektaşlarım Değerli Basın Emekçileri Hoşgeldiniz. Hepinizi Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Bugün 14 Mart 2026. 14 Mart ilk kez işgal altındaki İstanbul’da bundan tam 107 yıl önce 14 Mart 1919’da kutlandı. Gururla andığımız bu kutlama aslında emperyalist güçlere karşı bir grup tıbbıyelinin başkaldırı eylemi idi. Genç tıbbiyeliler, yaşadıkları topraklara, mesleklerine ve değerlerine duydukları sorumlulukla o gün işgale karşı tutum aldılar. Modern anlamda ilk tıp fakültesinin, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin 14 Mart 1827’de kuruluşunun 92. yılını kutlamayı gerekçe göstererek Kurtuluş Mücadelesinde önemli yeri olan bir toplantı, eylem düzenlediler. O gün, bir özgürlük ve bağımsızlık hareketi olarak kutlanan ilk bayramımız oldu. O genç grubunun içinde bulunan henüz 18 yaşındaki Tıbbiyeli Hikmet tıbbiyeyi temsilen 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’ne katıldı ve mandacılığa karşı yaptığı ünlü konuşmasının ardından Mustafa Kemal onu destekleyen ve takdir eden bir konuşma yaptı. Mustafa Kemal, ünlü “Ya istiklal Ya Ölüm” sözünü o anda söylemiştir. Biz hekimler 107 yıl önce bize teslim edilen bu meşaleyi taşıyoruz ve her zaman taşımaya devam edeceğiz. Biz hekimler her zaman ülke sorunlarına duyarlı, bilimden, aydınlanmadan, laiklikten, adaletten, bağımsızlıktan, özgürlükten, barıştan, insan haklarından yana olduk ve olmaya devam edeceğiz. Çünkü iyi hekimlik yapabilmek için gerekli ortamın ancak bu saydıklarımızla mümkün olduğunu biliyoruz. 14 Mart’lar bizler için hem gururla andığımız bu tarihimizi andığımız, kutladığımız bayram günüdür hem de iyi hekimlik koşulları için mücadele inancımızı ve gücümüzü dile getirme ve artırma günüdür aynı zamanda. Bugün ülkemizin dört bir yanında hekimler, yaklaşık 20 yıldır uygulanan sağlıkta özelleştirme cenderesinin altında türlü zorluklarla mücadele etmektedir. Genç Cumhuriyet’in büyük zorluklarla inşa ettiği kamusal sağlık hizmeti sağlıkta dönüşüm adı altında piyasacı anlayışa terk edilmiştir. Bugün gelinen noktada bu para ve rant merkezli sağlık sistemi iflas etmiştir. Ancak maalesef geçen sürenin bedeli hem biz hekimler ve sağlık çalışanları hem de halkımız için çok ağır olmuştur. Hekimler, kendilerine dayatılan, emeklerinin, bilgilerinin, deneyimlerinin yok sayıldığı, etik dışı, iyi hekimlik ilkelerine bütünüyle aykırı, güvensiz, güvencesiz, şiddete açık ve şiddet doğuran çalışma koşullarından dolayı mutsuzlar. Genç hekimler geleceklerini ülkemizde göremiyorlar, kendilerine değer verilen ülkelere gitmeyi tercih ediyorlar. Bugün ülkemizin sağlık ortamı, tıp eğitiminde, birinci, ikinci, üçüncü basamak hastanelerde, kamuda veya özel sektörde hemen tüm birimlerinde büyük sorunlar yumağı halindedir. Emekli hekimler, sağlıklarını, yaşamlarını vakfettikleri bu ülkede yoksulluk sınırının altında maaşlarla ayakta durmaya çalışmaktadırlar. Ve halkımız sağlığa ulaşamamaktadır. Milyonlarca insanımıza yoksulluğun, açlığın reva görüldüğü ülkemizde halkımız daha da hastadır. Ancak, kamuda randevu bulamamakta, bulabilenler 3-5 dakikada muayene olmaya, özel sektöre mecbur bırakılmaktadırlar. Ödeme güçlüğünün karşılığı yaşamların kaybıdır. Ancak biz hekimler, varız ve buradayız. Başka bir sağlık sisteminin mümkün olduğunu biliyoruz. Türk Tabipleri Birliği’nin bizlere yol gösterici olarak sunduğu bu ilke ile başka bir sağlık sistemini birlikte omuz omuza görev yaptığımız ekip arkadaşlarımızla ve halkımızla birlikte inşa edeceğiz. Ülkemizin dört bir yanından hekimler, geçtiğimiz yıl İstanbul’dan başlayıp Ankara’da tamamlanan onurlu Beyaz Yürüyüşümüzü bu kez 11 Mart’ta Diyarbakır’dan başlatıp Şanlıurfa, Gaziantep, Osmaniye ve Adana’dan sonra bugün Ankara’da olacaklar. Başka bir sağlık sisteminin mümkün olduğunu yürüyüşümüzle de haykıran meslektaşlarımıza buradan selamlarımızı iletiyoruz. Bizler, inşa edeceğimiz sağlık sisteminde, Sağlığın bir hak olduğu ilkesiyle, herkese eşit, nitelikli, erişilebilir, kamusal, ücretsiz sağlık hizmeti vereceğiz. Güvenli, güvenceli, şiddetten uzak çalışma ortamları ve koşullarında, iyi hekimlik yapacağız ve koruyucu hekimliğin öncelendiği çağdaş, bilimsel sağlık hizmeti vereceğiz. Bu sistem, merkezinde paranın değil, bilimin, emeğin, liyakatın olduğu, emeğimizin, bilgimizin, deneyimimizin değerinin bilindiği, katılımcı, adil, demokratik bir sağlık sistemi olacak. Bunu başarmanın çok kolay olduğunu biliyoruz. Burada önemli olan tercihini bundan yana yapan siyasi iradenin var olmasıdır. Biz hekimler, başka bir sağlık sisteminin ancak, adaletin, demokrasinin, barışın var olduğu başka bir Türkiye ile mümkün olduğunu biliyoruz ve “Başka Bir Türkiye Mümkün” diyoruz. Buna olan inanç ve mücadele ruhumuzla Atamızı bir kez daha saygı ve minnetle anıyor ve tüm meslektaşlarımızın 14 Mart Tıp Bayramını kutluyoruz. Dr. Nazan Aksaray Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Başkanı

Devamını okuyun...

8 Mart’ta Kadın Hekimler Olarak Mücadelemiz Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Özgürlük, Şiddetsiz ve Sağlıklı Bir Yaşam İçin

Değerli Basın Emekçileri, Değerli Kamuoyu, Dün, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ydü. Kadın hekimler olarak, hem toplumda hem sağlık sisteminde yaşadığımız toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine karşı sesimizi yükseltmek ve eşitlik temelinde bir sağlık sistemi kurmak adına bir aradayız. Geçtiğimiz yıl, erkek egemen sistemin baskısını artırdığı, ama kadınların her alanda direndiği, mücadele ettiği bir yıl oldu. “Aile Yılı” ilan edilen 2025 yılında kadınlar, bir yandan ev içi emek sorumluluğunu daha fazla yüklenirken, diğer yandan derinleşen yoksulluk nedeniyle ev dışında da kayıt dışı veya esnek işlerde çalışmak zorunda kaldılar. Güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle artan sağlık sorunlarıyla baş etmek zorunda kalan kadınlar, kimi zaman Dilovası’nda olduğu gibi iş cinayetleriyle hayatlarını kaybettiler. Kadınların ekonomik ve medeni hakları olan, nafaka, tazminat ve miras hakları yargı paketleriyle tehdit edildi. Kadınlar, kimi zaman da bedenleri, medeni durumları ve düşünceleri nedeniyle iş yerlerinde tacize, ayrımcılığa, kötü muameleye maruz kaldılar, hatta işlerinden edildiler. Kadın hekimler haklarımızı ve yaşamı savunmaya devam ederken görevden alındılar, soruşturmalara maruz kaldılar, yetmedi, adli yargılama ile, tıpkı yakın zamanda Türk Tabipleri Birliği Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu’nun önceki dönem yürütme kurulu üyesi Dr. Ayşe Uğurlu gibi, cezalandırılmaya çalışıldılar.  Meslektaşlarımızın görevine iade edilmesi talebini yineliyoruz. İş yerinde kötü muameleye uğrayan hiçbir kadın arkadaşımız yalnız değildir! Kadınların güvencesiz çalıştırılmasına ve emeklerinin değersizleştirilmesine her zaman karşı çıktık, çıkmaya da devam edeceğiz! Bu yıl yine kadınların bedenleri nesneleştirilirken, doğurmaya teşvik edilirken, doğum şekillerinden kıyafetlerine kadar özerk alanları kamusal tartışma malzemesi haline getirilirken kadın sağlığını koruma yönünde herhangi bir adım atılmadı. Gebelikten korunma yöntemlerine erişim güçleşti, kürtaj hakkı fiilen kullanılamaz hale geldi, menopoz ilaçları satın alınamaz oldu. Rahim ağzı kanserine karşı en etkili yöntemlerden biri olan HPV aşısının aşı programına alınacağı yönündeki sözler yine tutulmadı. Hastanelerde kadın hastalara kıyafetleri nedeniyle ayrımcılık yapıldı, evli olmayan kadınlar çeşitli tetkik ve muayenelerden mahrum bırakılarak sağlıkları riske atıldı. Kadın bedeni üzerinde kurulmak istenen iktidar, bu yıl da bitmek bilmeyen bir müdahale alanı yaratmaya devam etti. Bu yıl, LGBTİ+ bireylerin başta yaşam hakkı olmak üzere ifade, sağlık ve eşit yurttaşlık hakları da tehdit altındaydı. Erkek egemen sistem tarafından her yeni yargı paketinde LGBTİ+ bireylerin hedef gösterildiğini, kimliklerinin kriminalize edildiğini gördük. Transseksüel bireylerin hormon tedavilerine ve uyum süreçlerine erişimi daha da zorlaştı, sağlık hizmeti almaya çalışırken ayrımcılık, şiddet ve engellerle mücadele etmek zorunda kaldılar. Ve belki de bu yıl en çok, şiddeti yaşadık. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması ve 6284 sayılı kanunun etkin şekilde uygulanmaması nedeni ile giderek artan fiziksel ve cinsel şiddet, hastanede kocası tarafından vurulan kadın sekreterden çalıştığı okulda öldürülen kadın öğretmene, yıllarca uğradığı istismarın görmezden gelinmesi sonucu hayatını kaybeden anne kızdan Meclis Binası’nda çalışırken taciz edilen MESEM’li kız çocuklarına kadar her yerde idi. Erkek egemen şiddet, dünyanın pek çok coğrafyasındasavaşlarla da ortaya çıktı; Filistin’de, Suriye’de, İran’da kadınlar ve LGBTİ+ bireyler savaşların en ağır sonuçlarını yaşadı. Buna rağmen milyonlarca kadın ve LGBTİ+ birey dünyanın dört bir yanında “Savaşa Hayır, Barış Hemen Şimdi!” diye haykırdı. Çünkü biz kadınlar ve kadın hekimler, toplumsal cinsiyet eşitliği olmadan toplumsal barışın; barış olmadan da herkes için sağlığın söz konusu olamayacağını biliyoruz. Bu yıl da ataerkil sistem bedenimiz, hayatımız ve haklarımız üzerinde hükmetmeye çalıştı, söz söyledi, hak iddia etti. Ama biz kadınlar ve kadın hekimler olarak, her yıl olduğu gibi bu yıl da haklarımız için, özgürlüğümüz için, barış için, eşitlik için mücadele ettik; mücadele etmeye de devam edeceğiz. Eşit, ücretsiz, nitelikli, ulaşılabilir, kamusal sağlık hizmeti için, Kadınların sağlıklı koşullarda çalışması ve emeklerinin karşılığını alması için, Gebelikten korunma yöntemleri ve kürtaj hakkı için, HPV aşısı için, LGBTİ+ bireylerin sağlığı için, İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmesi ve 6284 sayılı kanunun etkin uygulanması için, Sağlığın tüm alanlarında toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadelemizi sürdüreceğiz! Çünkü biz biliyoruz ki; kadınlar için başka bir sağlık sistemi mümkün, başka bir yaşam mümkün! Emeğimiz de, bedenimiz de, sözümüz de bizim! Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Komisyonu adına Dr. Nesrin Küçük Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Yönetim Kurulu Genel Sekreteri

Devamını okuyun...

İş Cinayetleri Kader Değildir

Bugün 3 Mart 2026. 1992 yılında Zonguldak Kozlu’daki kömür ocağında meydana gelen grizu patlamasında 263 maden emekçisini yitirdiğimiz katliamın 34. yılındayız. Kozlu’da kaybettiğimiz emekçileri saygıyla anıyor; DİSK, KESK, TMMOB ve EBTO olarak onların anısını, iş cinayetlerine karşı yürüttüğümüz mücadelenin tarihsel sorumluluğu olarak görüyoruz. 3 Mart tarihi, ülkemizdeki iş cinayetlerine dikkat çekmek, insan hayatının, işçi sağlığının ve iş güvenliğinin önemini vurgulamak için “İş Cinayetlerine Karşı Mücadele Günü” olarak ilan edilmiştir.  Çünkü bu ülkede madenler, inşaatlar, tersaneler, fabrikalar ve şantiyeler hâlâ emekçilerin mezarı olmaya devam etmektedir. Bilimin, tekniğin ve mühendisliğin gelişimine rağmen işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri aynı ölçüde geliştirilmemekte; önlenebilir kazalar göz göre göre ölümlere dönüşmektedir. AKP iktidarı döneminde en az 32.000 emekçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten bu yana ise en az 20.000 emekçi hayatını kaybetmiştir. Her gün en az 6, yılda 2.000 emekçi iş cinayetleri sonucu aramızdan koparılmaktadır. Bu tablo kader değil; denetimsiz, güvencesiz ve sermaye odaklı çalışma politikalarının sonucudur. Soma, Ermenek, Mecidiyeköy (Torunlar), Şirvan, Amasra, Gayrettepe, Oba Makarna, İzmir Kule Vinç, Kartalkaya, Dilovası… Bu isimler yalnızca birer yer adı değil; denetimsizliğin, kar hırsının ve kamusal sorumluluktan kaçışın simgesidir. Etkin denetim ve yaptırım uygulanmadığı sürece de benzer acılar yaşanmaya devam edecektir. Bütün bu uyarılarımıza rağmen ülkemizdeki tablo oldukça karanlıktır. Türkiye’de 2.290.160 işyeri bulunmasına rağmen 2025 yılında bunların yalnızca 8.161’i, yani yüzde 0,35’i iş sağlığı ve güvenliği yönünden denetlenmiştir. Bu oran, kamusal denetim mekanizmasının fiilen işlemediğinin en açık göstergesidir. Oysa “elverişli koşullarda çalışma hakkı” İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde güvence altına alınmış temel bir haktır. Bu hak, emeğin tarihsel mücadelesi sonucunda kabul görmüş; devlete çalışanların yaşamını ve sağlığını koruma yükümlülüğü yüklemiştir. İşçi sağlığı ve iş güvenliği, insan yaşamını merkeze alan kamusal bir sorumluluktur. İşçi sağlığı ve güvenliği alanında 2013 yılında yürürlüğe konulan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu çalışma yaşamını düzenleyen tek yasa değildir. 4857 sayılı İş Kanunu, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu olmak üzere birçok yasa ile biçimlendirilmiştir. İş yasalarının, çalışanların hakkını korumak ve geliştirmek amacını temel ilke edinmesi gerekirken; 4857 sayılı İş Kanunu, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ve alana ilişkin yapılan diğer düzenlemeler işverenlerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiştir. Esnek ve kuralsız çalışmayı, geçici iş ilişkisini, taşeronlaştırmayı, ödünç işçiliği yasal hale getiren; kıdem tazminatlarını, fazla mesai ücretlerini, sendikal hak ve yetkileri budayan; işçi sağlığı ve iş güvenliğini işveren yükümlülüğü olarak görmeyen; örgütlülük önüne engeller koyan düzenlemelerdir. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile işçi sağlığı ve güvenliği alanı taşeronlaştırılmış, piyasa koşullarına terk edilmiştir. Bu yasayla birlikte işverenin işçi sağlığı ve güvenliğini sağlama yükümlülüğü fiilen Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri (OSGB) adı altında faaliyet gösteren şirketlere devredilmiştir. Böylece işçi sağlığı ve güvenliği kamusal bir sorumluluk alanı olmaktan çıkarılmış, piyasa ilişkilerine tabi kılınmıştır. Bunun sonucunda iş cinayetleri ve meslek hastalıkları azalmamış, aksine artarak sürmüştür. Bugün işyerlerinde görev yapan iş güvenliği uzmanları ve işyeri hekimlerinin yaklaşık %90’ı OSGB’ler aracılığıyla sağlanmaktadır. OSGB’ler ile işyerleri arasındaki ticari sözleşme ilişkisi, uzmanların mesleki bağımsızlığını zedelemekte; işyerlerinde alınması gereken önlemlere ilişkin değerlendirme ve önerilere müdahale edilmesine yol açmaktadır. Bu yapı, bağımsız ve etkin bir işçi sağlığı ve güvenliği hizmetinin sunulmasını engellemektedir. Bununla beraber işyerlerinin tehlike sınıfına göre verilmesi zorunlu olan eğitimler gereği gibi yapılmamaktadır. Çalışanların sağlığını tehdit eden fiziksel ve kimyasal etmenlerin ölçümü daha önce kamusal bir kurum olan İş Sağlığı ve Güvenliği Merkezi (İSGÜM) tarafından yürütülürken AKP iktidarı döneminde özelleştirilmiş ve bu hizmetler özel hijyen laboratuvarlarına devredilmiştir. Bu durum, zararlı etkenlerin tespiti ve denetiminde ciddi zafiyetler yaratmaktadır. İşverenler işyerlerinde iş kazalarına yönelik koruyucu, etkin ve yeterli önlemleri almadıkları; siyasi iktidar da bu kazaların ölümle sonuçlanacağı bilindiği halde önlenmesi için yeterli ve etkin denetim yapmadığı ve yükümlülüklerini yerine getirmeyen işyerlerine caydırıcı yaptırımlar uygulamadığı sürece bu tablonun sorumluluğunu taşımaktadır. Ülkemizde iş cinayetlerinin, iş kazalarının ve meslek hastalıklarının bu denli yaygın olmasının bir diğer nedeni de emekçilerin sendikal haklarının baskı altında tutulmasıdır. Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller tüm çalışanlar için kaldırılmadıkça işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda yol almak mümkün olmayacaktır. Sendikasız uzman, sendikasız işçi, örgütsüz bir çalışma yaşamı ile emekçiler tüm olumsuzluklara açık ve savunmasızdır. Bu savunmasızlığa karşı adil yargılanma, örgütlenme, insani koşullarda bir çalışma yaşamı ve işyerlerinde emekçilerin ölmeyeceği, yaralanmayacağı, sakat kalmayacağı bir düzen istiyoruz. DİSK, KESK, TMMOB ve EBTO olarak bir kez daha altını çiziyoruz: İş cinayetleri kader değildir. İş cinayetlerinin büyük çoğunluğu önlenebilir niteliktedir. Bilimsel ve teknik ölçütler doğrultusunda kamusal ve bağımsız bir denetim sistemi kurulmadan; üniversitelerin, sendikaların, meslek örgütlerinin katılımıyla idari ve mali yönden bağımsız bir ulusal işçi sağlığı ve güvenliği kurumu oluşturulmadan bu tablo değişmeyecektir. İş cinayetleri sona erene, emekçilerin yaşam hakkı güvence altına alınana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Kamuoyuna saygıyla duyururuz. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Eskişehir Bölge Temsilciliği Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Eskişehir Şubeler Platformu Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Eskişehir İl Koordinasyon Kurulu Eskişehir-Bilecik Tabip Odası

Devamını okuyun...

Sağlık Bakanı’nı İstifaya Davet Ediyoruz!

Değerli Basın Emekçileri, Değerli Kamuoyu, Her fırsatta dile getirmeye çalışıyoruz. Ülkemizde maalesef sağlık yönetilemiyor. Sağlık ortamı Sağlık Bakanlığı’nın eliyle sorunlar yumağına dönmüş durumdadır. Hastalarımız randevu bulamıyor, hekimlere “Hastalara 3-5 dakikada bakacaksın.” diye emredilen kabul edilemez sistemde gereken hizmeti alamıyor, ilaç bulamıyor, aşı bulamıyor, hastane yatağı bulamıyor, kısaca halkımız sağlığa erişemiyor. Sistem hastaları kamudan özel hastanelere yönlendiriyor ancak, açlıkla boğuşan milyonlarca insanımızın özel sektöre başvurmalarının olanaksız olduğu açık bir gerçektir. Değerli Basın Emekçileri, Bu ay “Rahim Ağzı Kanseri Farkındalık Ayı”. Sağlık Bakanlığı bu nedenle bu ayın başlarında yaptığı paylaşımda rahim ağzı kanserinin erken tanısı için tarama yaptırmayı öneriyor. Elbette bu çok önemlidir. Ancak ondan daha önemlisi hiç hasta olmamanın sağlanması, yani kişilerin bu hastalığa neden olan virüse karşı aşılanmalarıdır. Rahim ağzı kanserinden korunmak için dünyada kabul görmüş ve 100’den fazla ülkede ücretsiz olarak uygulanan HPV aşısı maalesef ülkemizde rutin aşılama programında bulunmamaktadır. Bir kişi için aşılama maliyeti yaklaşık 14000 TL olan bu aşıyı yoksul halkın alabilmesi ise mümkün değildir. Bu haliyle de bu kötü sağlık sistemi yoksullara hastalığı hatta, ölümü reva görmektedir. Aşıyı ödemeyen Bakanlık, hastalık ortaya çıkınca, elbette hasta hekime ve tedaviye ulaşabilirse, tetkikleri, tedaviyi, ameliyatı, gerekirse yoğun bakım ücretini ödemeyi kabul etmektedir. Bakanlık halkı aşıyla hasta olmaktan korumak yerine tercihini, toplumun hastalanmasından yana yapmaktadır. Bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Sağlık Bakanlığı 2023 yılından bu yana toplumun baskısı ile adeta çocuk kandırır gibi, HPV aşısının aşılama programına alınacağını söylemektedir. Sayın Bakan’ın 2025 yılı sonuna dek bu aşının aşılama programına alınacağını söylediğini ayrıca kendilerine hatırlatmak isteriz. Değerli Basın Emekçileri, Yaşanan bir diğer önemli sorun grip aşılarına ilişkindir. Sizlerin de yakından takip ettiğiniz gibi grip olgularının sayısı ülkemizde ve şehrimizde giderek artıyor. Biz hekimler elbette herkesin gripten korunmasını istiyoruz. Ancak özellikle gripten korunması gereken, 65 yaşın üzerindeki bireylerin, kalp, akciğer hastalığı veya bağışıklık sisteminde herhangi bir nedenle bozukluğu olan hastalarımızın, gebeliğin ilk 3 ayından sonraki döneminde olan kadınların, devamlı aspirin kullanmak zorunda olan 6 ay-18 yaş arasındaki çocukların her yıl Eylül ayının ortalarından itibaren aşı olmalarını öneriyoruz. SGK grip aşılarını bu grup hastalara reçete edilmesi halinde 1 Şubat’a dek ödüyor-du. -du diyoruz çünkü bu yıl grip aşısı da yok maalesef. Grip aşısı Aralık ayının ortalarına dek eczanelere aralıklı olarak, az sayıda gelebildi ve geçtiğimiz yıllara göre ancak çok az sayıda hastamız aşı olabildi. Pek çok hastamız hala aşı olmak için bekliyor ve maalesef SGK’nın geri ödeme süresi 1 Şubat’ta sona eriyor. Biz hekimler korunabilir bir hastalık nedeniyle hastalarımızı yoğun bakımlara yatırmak zorunda kalıyoruz ve maalesef bazen tüm çabalarımıza karşın kaybediyoruz. Bu arada Sağlık Bakanı ne yapıyor? Hastane açıyor, hastane inşaatlarını ziyaret ediyor. Biz bir hastanın 12.2 kez sağlık kurumuna başvurması ile övünen, bireyleri hastalıktan korumak yerine hastaneler açan bir sağlık bakanı istemiyoruz, halkımızın hasta olmamasını, hastanelere de, yoğun bakımlara da ihtiyacın azalmasını istiyoruz. Değerli basın emekçileri, burada önemli bir sorunu da dile getirmek isteriz. Bakanlık, ilaç ve aşı tedarikinde, ilgili firmalar için sabit ve düşük kur politikası uygulamaktadır. Bu nedenle aralarında kanser ilaçlarının da olduğu pek çok ilaç gibi, grip aşıları da bulunamamaktadır. Mevcut hükümetin stratejik önemi olan ilaç ve aşı üretimine dair bir politikasının olmaması çok önemli bir sorundur. Oysa bu topraklarda 1700’lü yıllarda geleneksel yollarla, 1800’lerin son dönemlerinde ise bilimsel yöntemlerle aşı üretilmiş, genç Cumhuriyetin en önemli kurumlarından olan Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü 1928 yılında kurulmuş ve 1931 yılından itibaren üretimin durdurulduğu 2004 yılına dek ülkemizin ihtiyacı olan aşıları olanakları ölçüsünde üretmiştir. Cumhuriyet’in büyük yokluklarla kurduğu Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı maalesef 2011 yılında kapatılmıştır. Yurt dışına aşı ihraç eden bir ülke iken, bugün gelinen noktada, uygulanan yanlış ve kötü politikalarla maalesef aşısını üretemeyen, halkımızın uluslararası endüstriye ve aşısızlığa mecbur bırakıldığı bir ülke durumundayız. Aşı gibi stratejik bir üründe dışa bağımlılığı asla kabul etmemiz mümkün değildir. Sağlık Bakanına sesleniyoruz. Önceliğiniz koruyucu sağlık olmalıdır. Aşı olamadığı için yurttaşlarımızın hastalanmalarını, vefat etmelerini istemiyoruz. Ödeme politikanızı düzenleyin ve bir an önce aşıların tedarikini sağlayın. Grip aşısının SGK tarafınca karşılanma süresini uzatın. Aşı üretimini dışa bağımlılıktan bir an önce kurtarın. Tüm bu taleplerimiz bulunamayan ilaçlar için de geçerlidir. Ancak bizler, bu taleplerimizin, basit bir aşı tedarikini sağlayamayan mevcut sağlık yönetimi anlayışı ile mümkün olmayacağını gayet iyi biliyoruz. Bu nedenle Sağlık Bakanı’nı istifaya davet ediyoruz. Saygılarımızla. Dr. Nazan Aksaray Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Yönetim Kurulu Adına Başkan

Devamını okuyun...

2025 Nasıl Geçti? 2026’dan Neler Bekliyoruz? 

Değerli Basın Emekçileri, Değerli Kamuoyu, Bugün 2025 yılının sağlık alanında genel bir değerlendirilmesini ve 2026 yılından beklentilerimizi dile getirmek istiyoruz. 2025 yılı maalesef hemen tüm alanlarda olduğu gibi sağlık alanında da kara bir yıl oldu. 2025, açlığın, yoksulluğun geniş kitleleri etkilediği, siyasi otoriterleşmenin, gelirde vergide adaletsizliğin arttığı, insani tüm değerlerin adeta yok sayıldığı, kadın cinayetlerinin, iş cinayetlerinin, çocuk işçiliğinin ve çocuk iş cinayetlerinin, hayvana şiddetin, sömürge madenciliği ile çevre yıkımının arttığı bir yıldı. 2025 yılı, sağlık alanında sermayenin sözünün her geçen gün daha çok geçtiği, halkın sağlığının ve sağlık çalışanının emeğinin sömürüldüğü ve ranta kurban edildiği, hekim emeğinin değersizleştiği, şiddetin, mobbingin arttığı, liyakatsizliğin tüm kurumlarda görünür olduğu bir yıldı. Ama 2025 aynı zamanda toplumsal muhalefetin, yukarıda saydığımızı tüm olumsuzluklara karşı örgütlendiği ve sesini duyurduğu, 2026’nın tüm kötülüklerin üstünden gelecek bir yıl olmasının umutlarının filizlendiği bir yıl  da oldu. Değerli basın emekçileri, Mevcut hükümetin 2003 yılında uygulamaya koyduğu sağlıkta dönüşüm denilen özelleştirmeci politikanın son perdesini 2025 yılında gördük. Sağlık fiziksel, ruhsal ve sosyal olarak tam iyilik halinde olmak demektir. Oysa ülkemizde sağlığın bu üç bileşenin tam olarak var olduğu birey sayısı adeta yoktur. Sağlıkta dönüşüm denilen özelleştirmeci politika ise tam da bunu, yani toplumun hasta olmasını istemektedir. Böylece sağlık kurumlarına başvuru artacak, daha çok tetkik istenecek, daha çok ilaç ve tıbbi malzeme tüketilecektir. Bu nedenle hekimleri 3 dakikada hasta bakmaya zorlayan bu sistemin hastalarımıza hiçbir faydası yoktur. Bu sistemden sadece ve sadece sermaye, ilaç firmaları, tıbbi malzeme firmaları rant elde etmektedir. İşte 2025 yılı mevcut hükümet için bu politikayı ayakta tutmak amacıyla gündeme getirdiği kabul edilemez uygulamalar ve bizlerin de bunlara karşı mücadelesi ve başka bir sağlık sisteminin mümkün olduğunu halkımıza anlatmak ile geçti. Mevcut haliyle sağlık ortamı tam bir sorunlar yumağıdır ve bunun nedeni bu politikaları üreten mevcut hükümettir. Sağlığa ayrılan pay düşüktür, zaten düşük olan payın büyük kısmı tedavi edici sağlık hizmetlerine ayrılmıştır. Bildiğiniz gibi 2024 sağlık istatistik yıllığı geçtiğimiz günlerde ancak yayımlanabildi. Yıllıktan bazı önemli noktaları paylaşmak isteriz. Ülkemizde bir kişi yılda 12.2 kez sağlık kurumuna başvurmuştur. Çin’in nüfusu kadar başvurudur bu. 1 milyarın üzerindedir. Bu rakam nüfusu bizden daha yaşlı olan İsveç’te sadece 2.5’dur. Genç nüfus olmamıza karşın, bu başvurunun neden olduğu açıktır. Hükümetin kışkırtılmış sağlık talebi yaratması en önemli nedendir. 3 dakikada yeterli sağlık hizmeti alamayan veya verilen ilaçların yan etkileri nedeniyle yeni sorunlar yaşayan hastaların mükerrer başvurusu da bu sayının artmasının bir başka nedenidir. Acil servislere başvuru da çok önemli bir sorundur. Randevu bulamayan hastalar çareyi acil servislere başvurmakta aramaktadırlar. Dünya’da nüfusunun 2 katı acil başvurusu olan bir başka ülke yoktur. Bir başka olumsuz birinciliğimiz de MR ve tomografi tetkik sayısıdır. Yine yıllıktan ifade edeceğimiz önemli bir sorun, aşılama oranlarındaki düşmedir. Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak aşısı için bu oranın kritik eşik olan %94’e indiğini görüyoruz. Mevcut politikalar, eğitimde geriye gitme vb çeşitli nedenlerle aşı karşıtlığı da bu sorunun önemli nedenlerindendir. Yıllıkta, bebek, çocuk, anne ölüm hızlarının yüksek olduğunu, beklenen yaşam süresinin kısa olduğunu, tedavi edilebilir hastalıkların arttığını, antibiyotik kullanımının çok yüksek olduğunu aynı zamanda infeksiyon hastalıklarından ölümlerinde yüksek olduğunu görüyoruz. Sağlık Bakanlığı tüm bu verilerle, yönetmelik adıyla uygulamaya koyduğu ama her defasında daha da büyük sorunlara neden olduğu yama tedbirlerle açıkça sınıfta kalmıştır. Gelinen noktada hasta da, sağlık çalışanı da mutsuzdur. Sağlık ortamı tıp eğitiminden, aile hekimliği sistemine, acil sağlık hizmetlerinden, 2. ve 3. basamak sağlık hizmetlerine dek adeta bir afet yaşamaktadır. Hem ulaşmanı hem de içinde hizmet almanın çok güç olduğu şehir hastaneleri sağlığa ayrılan payın büyük kısmını sermayeye aktarmaktadır.   Randevu, yatak, ilaç, aşı, tıbbi malzeme bulunamamakta, sistem kamuda hizmete ulaşamayan hastaları özel sektöre yönlendirmekte, bu kez de yoksulluğun derinleştiği ülkemizde bu da mümkün olmamaktadır. 10 milyona yakın yurttaşımız GSS prim borçlusu oldukları için ayrıca sağlık hizmeti alamamakta, muayene, ilaç, reçete katkı-katılım payları, cepten ödemeler sağlığa ulaşımı ekonomik olarak engellemektedir. Halkımız da sağlık hizmetinin memnuniyet değerlendirmesinde 30 puan azaltarak memnuniyet oranını %41’e indirmiştir. Sağlık Bakanı’nı istifaya davet ediyoruz. Oysa bizler başka bir sağlık sisteminin mümkün olduğunu biliyoruz. Bizler, sağlık hizmetinin kamusal, eşit, ücretsiz, erişilebilir ve nitelikli olmasını istiyoruz. Yurttaşlarımızın hastalanmasını değil, hastalıklardan korunmalarını istiyoruz. Tıp fakültelerinde nitelikli tıp eğitimi verilmesini, mezun olan hekimlerin geleceklerini yurt dışında değil, ülkemizde görmelerini diliyoruz. Çalışma ortamlarımızda ve ülkemizde şiddetin sona ermesini istiyoruz. Liyakat sahibi yöneticilerin olduğu, katılımcı, demokratik, şeffaf, merkezinde insanın, emeğin, bilimin olduğu bir sağlık sistemi istiyoruz. Bunu halkımızla birlikte el ele mücadele ile mutlaka başaracağız. Son olarak Eskişehir için iki önemli talebimizi de dile getirmek isteriz. İlki yıkılan devlet hastanesinin yerine 600 yataklı tam teşekküllü bir devlet hastanesinin yapılmasıdır. Diğeri, 2023 yılının Kasım ayında dönemin rektörünün açıklaması ile binanın bazı bölümlerinin depreme karşı güçlendirme gereksiniminin olduğunu öğrendiğimiz tıp fakültesi hastanesine acilen gerekli müdahalelerin yapılmasıdır. Bu konuda ESOGÜ Rektörlüğüne ve ilgili diğer kurumlara resmi başvurularımızın olduğunu da ifade etmek isteriz. Devlet Hastanesi binası bir an önce yapılırsa Tıp Fakültesi’nin güçlendirme çalışmaları sırasında bu binanın kullanılması da mümkün olacaktır düşüncesindeyiz. Bu vesileyle, büyüttüğümüz umutlarımızla, başka bir sağlık sisteminin ve başka bir Türkiye’nin mümkün olduğunu bir kez daha ifade etme istiyoruz ve 2026’ın ülkemizde barışın, demokrasinin, adaletin, özgürlüğün ve huzurun hakim olduğu bir yıl olmasını diliyor, yeni yılınızı en içten dileklerimizle kutluyoruz. Saygılarımızla. Dr. Nazan Aksaray Eskişehir-Bilecik Tabip Odası Yönetim Kurulu a. Başkan

Devamını okuyun...